Geçtiğimiz hafta işler fazlasıyla çoktu..Neredeyse bütün gün ekrana baktığım için evde pc yi pek açmadım. Fazla ışık başımı ağrıtıyor ne yazık ki.. ( Üstüne çarşamba günü migrenle karışık hastalandığım için işe gidemedim ) Bu aralar boş kaldıkça genellikle kitap okumayı tercih ettiğimden yazılacak konular hep kalıyor, yetişemiyorum. Sonra bir de maille fırça yiyiyorum :) Daha fazla zaman aşımına uğramadan geçtiğimiz cumartesiyi biraz anlatmak istiyorum. ( dün değil, önceki hafta )

Cuma akşamı kardeşim, yarın Şile tarafına denize gideceklerinden bahsetti ve istersen sen de gel dedi. Oraya daha önce de gitmişler, çok beğenmişlerdi. Genellikle onlarla pek takılmadığım için çoğu zaman bana kapıdan çıkarken söyler nereye gideceğini. Bu sefer işin içinde deniz ve buranın pek bilinmeyen bir koyda olması ayrıca gideceğimiz arkadaşı ve eşinin kafa dengi oluşlarından dolayı "tamam" dedim. Geçen yıl tatile çıkamadığım, bu yıl da ne olacağı hala belli olmadığından deniz hasreti içimde büyüdükçe büyüyordu zaten...
İlla uzak bir yerlere gitmek şart mı, İstanbul'da deniz-plaj yok mu derseniz, cevabım "hayır" derim. Benim "denize girmek" anlayışımda; her çeşit insanla iç içe, temizliği şüpheli bir denizde, rahat yüzecek doğru dürüst bir alan olmadan, bağrış çığrış, yüksek volümlü müzikler eşliğinde, hoşlanmadığım bir sürü ses- görüntü kirliliğine katlanmak zorunda kalmak yok...Havuzlar deseniz, onu da sevmem. O yüzden İstanbul içi ve havalisindeki meşhur! plajlara gitmem. Neyse...
Bizimkiler tecrübeli piknikçiler olduklarından mangal dahil gerekli bütün hazırlıkları yapmışlardı. Ben piknik olaylarına uzak olduğumdan, konunun acemisiyim. Sadece plaj çantamı hazırladım :) Arkadaşlar sabah 7.30 gibi bizi aldılar, yola çıktık. Yaklaşık bir buçuk saatlik yolculuktan sonra koya vardık. Araba yukarı parkedilip, yürüyerek falezlerin oluşturduğu kayalıklardan ( pek yürümek denemez gerçi ) aşağı kumluk plaja iniliyor. Boş ve sakin bir ortam.. (çoğunlukla civarda evleri olanlar geliyormuş, bu yüzden pek kalabalık olmadı gün boyunca ) Normalde deniz çok dalgalı oluyormuş ama o gün sabahtan dümdüzdü. Şemsiyelerimizi kurduk.. Kardeşim kuytu bir köşede piknik tüpte çay demledi, ( çok güzel çay yapar) düz kayalardan kendimize güzelce bir masa oluşturup, örtümüzü serdik ve kahvaltımızı ettik.
Sonrasında denizle ilk buluşma... Ben üşüyengillerden olduğum için, o kadar çok sevmeme rağmen denize adım attığımda çok soğuk gelir ve yavaş yavaş yürüyüp suya dalıncaya kadar epey zaman geçer...Buranın denizi de hatırı sayılır bir soğukluktaydı. Fakat su çok berrak, temiz ve zemini kumdu. Yürüdükçe hemen derinleşmiyordu. Birden derinleşen denizleri daha çok severim ama denizin içinde kumda yürümeyeli yıllar olduğundan çok hoşuma gitti. ( Çocukluğumun denizlerini anımsattı bana ) Başlarda epey üşüsem de kafamı suya soktuktan sonra alıştım ve eşsiz maviliğin keyfini çıkardım. Bir gün önce aklımda denizi çok özlediğim, ne zaman kavuşacağımı bilmemenin verdiği hüzünle karışık mahzunluk varken, ertesi gün hiç hesapta yokken orada olabilmem inanılmaz bir duyguydu...Keşke diğer isteklerimde böyle aniden gerçekleşiverse... Denizin bana verdiği mutluluk ve huzur duygusunu daha önce de yazmıştım. Yine yaşadım benzer hisleri. Bir de Karadeniz'in tuzsuz suyu çok hoşuma gitti, tadına bile baktım :)
Denize girmediğim zamanlar , güneşten çok iyi korunmam gerektiği için 50 faktörlü kremler sürerek gölgede oturdum, yattım bütün gün. Güneşin altında hiç birşey düşünmeden tembellik etmenin zevki de başka oluyormuş, onu hatırladım :) Akşam üstü kardeşim ve Mete mangal yaptılar, denize karşı yemeğimizi yedik, üzerine çay içtik.. ( Pek çay düşkünü değilim ama üç tiryaki ile birlikte olunca benim de içesim geliyor ) Artık hava kararırken oradan ayrıldık. Yukarı tırmanırken ne kadar çok eşyamız olduğunu daha iyi anladık, 2 şemsiye, bir buzluk, mangal, adam başı birer çanta, tüp, kum örtüleri, su şişeleri v.s...Biz çöplerimizi bir poşete toplayıp arabaya koyduk ve ilk gördüğümüz çöpe attık. Fakat ne yazık ki insanlarımız bu konuda her zamanki gibi duyarsızdı :(
Herşey çok güzeldi de, bacaklarımı korumaya yeterince özen göstememiş olmam birkaç günümü acılar içinde geçirmeme sebep oldu. O kadar gölgede oturmama rağmen acayip yanmışlar, acısı eve gidince çıktı. Hayatımda ilk kez başıma böyle birşey geldi diyebilirim. Pazar günü ayaklarımı yere uzatınca duyduğum acıyı anlatamam, sanki bütün etlerim kavruluyor, iğneler batıyordu. Yürümek azap gibiydi. Nöbetçi eczane kimbilir nerelerde olduğundan merhem filan da alamadık. Pazartesi aldım, sonra birkaç günde azalarak geçti... Bir daha gidersek biliyorum yapacağımı :) ( haşema mı giymeli acep :p )
|
• 2008-09-13 12:02:44 - slm